Sıkça Sorulan Sorular

TEMA, Türkiye Erozyonla Mücadele, Ağaçlandırma ve Doğal Varlıkları Koruma Vakfı

TEMA, The Turkish Foundation for Combating Soil Erosion, For Reforestation and the Protection of Natural Habitats

TEMA Vakfı’nın logosunun tasarımı için 1994 yılında bir yarışma açılır. Yarışmaya katılanlar arasında en çok beğenilen, grafik sanatçısı Sadık Karamustafa tarafından tasarlanan logo olur. Logodaki “E” harfi hem şekil hem de renk itibarıyla erozyonu temsil eder. Erozyon ile mücadelenin ancak yeşilin çoğaltılması ile mümkün olacağını vurgulamak amacıyla TEMA yazısının altı yeşil renk ile çizilir. 1997 yılında, Vakfın kuruluşunun 5’inci yılı için düzenlenen “Her Yakaya Yeşil Yaprak Kampanyası”nın ardından logonun yanına yaprak eklenir ve logo bugünkü halini alır. TEMA Vakfı logosu koruma altındadır ve kullanımı çeşitli kurallara ve izne bağlıdır.

Çevre kavramının dünya literatürüne ilk girişi 1972 yılında Stockholm Konferansı ile gerçekleşti. Ancak bugün anladığımız çevre ve sürdürülebilirlik kavramlarının hayatımıza girişi 1992 yılında Rio de Janeiro’da gerçekleşen Birleşmiş Milletler Çevre ve Kalkınma Konferansı ile oldu. Türkiye’nin iki saygın iş insanı, Hayrettin Karaca ve A. Nihat Gökyiğit, uluslararası arenada henüz çok yeni olan bu kavramları Türkiye’ye kazandırmaya ve hayatlarını adadıkları doğa korumayı örgütlü hale getirmeye karar verdiler. Erozyon ve çölleşme ile mücadele Türkiye’de acilen müdahale edilmesi gereken konular olmaya başlamıştı. Bu nedenle bu iki doğasever, konunun hassasiyetini iş dünyasının diğer liderlerine açar ve 11 Eylül 1992 tarihinde Türkiye Erozyonla Mücadele, Ağaçlandırma ve Doğal Varlıkları Koruma Vakfı’nı kurar.

Organizasyon yapısı aşağıdaki öğelerden oluşmaktadır:

  • Kurucular
  • Mütevelli Heyeti
  • Yönetim Kurulu
  • Bilim Kurulu
  • Danışmanlar
  • Bölümler ve Çalışanlar

Detaylı bilgi için web sitemizi (www.tema.org.tr) inceleyebilirsiniz. 

Toprak…Toprak…Toprak…

TEMA Vakfı’nın varoluş nedeni yaşama yani toprağa sahip çıkmak ve korumaktır. Çünkü toprak hepimizin yuvası, gıdamızın %95’inin doğrudan ya da dolaylı kaynağı, habitatlarımızın dayanıklılık kaynağıdır. Okyanuslardan sonraki en büyük karbon yutağı olarak toprak, iklim krizi ile mücadelenin de önemli bir aktörüdür. Toprağımız varsa ormanımız, tarımımız, meralarımız ve hayvancılığımız var. Toprağın 1 santimetresinin oluşması 500 yıl sürerken, her yıl 642 milyon ton toprağımız erozyona uğramaktadır. Yaşama dolayısıyla toprağa sahip çıkmayı amaç edinmiş TEMA Vakfı’nın varoluş nedeni toprağı korumaktır. Ufkumuz sürdürülebilir yaşam ilkesiyle başta topraklarımız olmak üzere doğal varlıkların korunması için bilim temelli çalışan, topraktan gelen toplumsal barışa inanan, halkla bütünleşen, ülkenin ve dünyanın geleceğinde söz sahibi olan, gönüllü, bilinçli, öncü, uluslararası ve muteber bir Sivil Toplum Kuruluşu olmaktır.

Amacımız;

– Ülke topraklarımızı tehdit eden erozyon ve çölleşme tehlikesine dikkat çekmek ve bu mücadelenin bir devlet politikası haline gelmesine katkı sağlamak,

– Toprakla birlikte dünya üzerindeki ekosistemi oluşturan su, orman, biyolojik çeşitlilik gibi tüm doğal varlıkların korunması ve insan kaynaklı iklim değişikliğine dair politikaların ve toplumsal bilincin oluşturulması için çalışmak,

– Kendiliğinden yetişen doğal ormanları korumak, ağaçlandırma çalışmaları yaparak topluma ağaç sevgisi aşılamak,

– Tarım alanları, çayır ve meraları korumak, geliştirmek ve bu alanların amacı dışında kullanılmasını önlemek, 

– Doğal varlıkların korunması ve doğru şekilde yönetilmesi için gerekli yasal düzenlemelerin yapılmasına öncülük etmek ve bu çalışmalara destek vermek

Hedefimiz;

Vakfın öncelikli hedefi ulusumuza, onun temsilcilerine, siyasi partilere ve hükümetlere, resmî ve özel kuruluşlara, eğitim kurumlarına, basın yayın organlarına; toprak erozyonunun nedenlerini, vahim sonuçlarını ve ülkemizin çöl olma tehlikesini anlatmaktır. Bu anlamda başta erozyon olmak üzere çevre sorunlarına karşı duyarlı, bilinçli ve etkin bir kamuoyu oluşturmayı amaçlamaktadır.

TEMA Vakfı, bu hedef doğrultusunda, siyasi güçleri, doğal varlıkların yok edilmesi ve erozyon sorununa çare bulmadan iktidar olamayacaklarına inandırmak için faaliyetlerini sürdürmektedir.

TEMA Vakfı, ülkemizin en değerli hazinelerinden birinin toprak olduğunun bilincindedir. Bu nedenle orman, çayır, mera ve tarım alanlarını; su varlıklarını ve bitki gen kaynaklarını koruyan, bununla birlikte erozyonla mücadele ve iklim krizi konularında somut adımlar içeren bir devlet politikasının gerekli ve zorunlu olduğuna inanmaktadır. Bu hedeflere ulaşmak ancak teknik yönden yeterli bir kadro, örgütlenme ve mali imkânlarla mümkündür.

Temel Değerlerimiz

  • Sürekli Gelişme
  • Güven
  • Sürdürülebilirlik
  • Hesap Verebilirlik
  • Siyasi Tarafsızlık
  • İş Birliği

Doğal varlıklara sahip çıkmanın, korumanın ve gönüllü olmanın yaşı yoktur. Her yaş grubu TEMA Vakfı’nın hedef kitlesindedir.

TEMA Vakfı’nın ana faaliyet alanı topraktır. Vakıf, ülkemizin en değerli hazinelerinden birinin toprak olduğunun bilincindedir. Başta toprak olmak üzere tüm doğal varlıkların korunması için faaliyetlerini sürdüren TEMA Vakfı bu nedenle; orman, çayır, mera ve tarım alanlarının, su ve bitki gen kaynaklarının, doğanın korunması ve erozyonun önlenmesi ile insan kaynaklı iklim krizi konularında, belli bir devlet politikasının oluşturulması ve kamuoyunun farkındalığının artması çalışır.

TEMA Vakfı, 2008 yılında Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlık Divanı’nca “TBMM Üstün Hizmet Madalyası” ve “Beratı” ile ödüllendirilmiştir. Ayrıca 2012 yılında Birleşmiş Milletler Çölleşmeyle Mücadele Sekretaryası UNCCD önderliğinde, dünyada ilk kez verilen Yaşam için Toprak Ödülü’nü (Land for Life) TEMA Vakfı almıştır.

İlk Erozyonla Mücadele Haftası: İlk Erozyonla Mücadele Haftası 22-28 Kasım 1993 tarihinde İstanbul’da düzenlenir. Etkinliğe katılan 9’uncu Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, Erozyonla Mücadele Hareketi Başkomutanı olur.

İlk Toprağa Saygı Yürüyüşü: 5’inci yılda Erozyonla Mücadele Haftası’nda Toprağa Saygı için sessiz yürüyüşler yapılmaya başlanır.

İlk Ağaçlandırma: 14 Mart – 02 Nisan 1993 tarihleri arasında İstanbul Orman Bölge Müdürlüğü’ne bağlı Feneryolu Garipçe mevkiinde yapılmıştır. Yüzlerce TEMA Gönüllüsü ve dönemin Çevre Bakanı Doğancan Akyürek 4 bin 500 fidan dikmiştir. O günden bu yana yaklaşık 19,7 milyon fidan ve 700 milyon meşe palamudu toprakla buluşmuştur.

İlk TEMA Yayını: Vakıf, konusunda uzman Türk ve yabancı bilim insanlarının eserlerini gerek hazırlanmasına öncülük ederek gerekse çeviriler yaptırarak TEMA Yayınları adı altında kamuoyunun hizmetine sunmaya başlar. İlk TEMA Yayını Orman Yüksek Mühendisi Turhan Günay imzasıyla hazırlanan “Orman Ormansızlaşma Toprak ve Erozyon” kitabı olur.

İlk Temsilci: TEMA Vakfı’nın ilk Temsilcisi 1994 yılında göreve başlayan Kütahya Tavşanlı Temsilcisi Fevzi Coşkun olur. İlk Temsilcimiz Fevzi Coşkun 2012 yılında vefat etmiştir.

TEMA Vakfı Logosu: TEMA Vakfı 1994 yılında logosuna kavuşur. 5’inci yılda “Her Yakaya Yeşil Yaprak” Kampanyası ile TEMA Vakfı logosunun yanına yaprak eklenir.

Türkiye Çöl Olmasın: Türkiye 1994 yılında TEMA Vakfı ile birlikte anılacak yeni bir sloganla tanışır: Türkiye Çöl Olmasın!

İlk Örnek Proje: TEMA Vakfı ile Orman Bakanlığı Ağaçlandırma ve Erozyon Kontrolü Genel Müdürlüğü iş birliğiyle İzmir Bergama Kozak Yaylası Çamavlu Köyü Mera Islah Projesi, TEMA Vakfı’nın ilk projesi olur.

İlk Kampanya: “Pembe Gözlükleri Çıkarmadan Hükümet Kurmayın”: 1994 yılında Genel seçimler yapılmış, ama hükümet kurma çalışmaları beklenenden uzun sürmüştür. Bu nedenle “Pembe Gözlükleri Çıkarmadan Hükümet Kurmayın” sloganlı bir kampanya düzenlenir.

Uluslararası Platforma İlk Adım: TEMA Vakfı 1994 yılında İsviçre’de “Birleşmiş Milletler Çölleşme Konvansiyonu” toplantısına katılır. Toplantıya katılan 27 STK ile birlikte TEMA Vakfı da Birleşmiş Milletler nezdinde resmen bir STK olarak tescil edilmenin onurunu taşır.

İlk Çölleşmeyle Mücadele Günü: Birleşmiş Milletlerin 19 Aralık 1994 tarihinde yapılan genel kurul toplantısında alınan kararla 17 Haziran’ın Çölleşme ile Mücadele Günü olarak ilan edilmesini takiben ilk defa 1995 yılında düzenlenmiştir. Türkiye’deki ilk ve sonraki etkinliklerin ev sahipliğini TEMA Vakfı üstlenir.

İlk Belgesel: TEMA Vakfı 5’inci yılında Arçelik’in katkılarıyla gelecek kuşaklara kalacak görsel belge niteliğinde olan ve Türkiye’nin erozyon gerçeğini gözler önüne seren “Erozyon Belgeseli”nin hazırlanmasını sağlar.

İlk Dava: TEMA Vakfı’nın ilk davası Eylül 1997’de Orman Köylülerinin Kalkınmalarının Desteklenmesi Hakkındaki Yönetmeliğin kısmen iptali için, Danıştay 8’inci Daire’de Başbakanlık ve Orman Bakanlığı aleyhine açılır.

İlk Yasa: TEMA Vakfı’nın hukuksal alandaki ilk ve en büyük başarısı; 38 yılda çıkartılamayan, dört kez kadük olan “Mera Yasası”nın 25 Şubat 1998’de Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde tüm siyasi parti milletvekillerinin “oybirliği” ile kabul edilmesi olur.

Ekosiyaset, sürdürülebilir yaşam için doğanın ve çevrenin korunmasını amaç edinen strateji ve politikalardır. TEMA Vakfı 1995’ten beri yerel ve genel seçimler öncesinde siyasetçileri ekolojik odaklı siyaset yapmaya çağırır. 

TEMA Vakfı olarak, 24 Haziran 2018 genel seçimleri öncesinde hazırladığımız “TEMA Vakfı 2018 Ekosiyaset Belgesi” ile siyasi partilere “doğayı ulusal ve yerel politikalarınızın merkezine koyun” çağrısı yaptık. Belge ile başta toprak olmak üzere doğal varlıkları koruma ve iklim krizi ile mücadele konusunu toplumsal, ekonomik, yönetsel ve yasal programlarda önceliklendirmelerini talep ettik. 

31 Mart 2019 yerel seçimleri öncesinde de “TEMA Vakfı 2019 Yerel Yönetimler için Ekosiyaset Belgesi” ile ekosistemi merkeze alan, kentin toprağını, havasını, ormanını, suyunu koruyan şehircilik ve belediyecilik politika ve uygulamaları için belediye başkan adaylarına bir rehber sunduk. Belgede mekânsal planlamadan atık su ve katı atık yönetimine, hava kalitesi yönetiminden karar alma mekanizmalarına katılım ve iklim gibi başlıklara yönelik öneriler paylaştık.  Belgeye bu bağlantıdan ulaşabilirsiniz: https://www.tema.org.tr/calismalarimiz/savunuculuk-ve-cevre-politikalari/ekosiyaset-bildirgemiz

Atmosferde CO2 seviyesi insanlık tarihinin en yüksek seviyesine ulaştı. Buzullar dünyanın her yerinde rekor hızla eriyor. Deniz seviyeleri buzulların erimesine bağlı olarak yükseliyor ve bilim insanları bu yüzyılın sonuna kadar deniz suyu yüksekliğinin metrelerce artabileceği konusunda insanları uyarıyor. Eğer bu olursa, medeniyetlerimizi deniz kıyılarına kurduğumuz onlarca şehir, ada devletleri ve tarım alanları sular altında kalacak. Küresel sıcaklıklar artıyor ve deniz suyundaki sıcaklığın ve CO2 miktarının değişmesi denizleri daha asidik hale getiriyor. Daha asidik denizler, denizdeki canlı hayatının devamlılığını tehdit ediyor, mercanlar şimdiden ciddi oranlarda yok oluyor. Sıcak havayı seven sivrisinekler, küresel sıcaklıkların artması ile dünyada daha önce gitmedikleri yeni yerlere gidiyorlar ve sıtma gibi hastalıkları taşıyorlar. Kuraklık, artık daha çok yerde ve daha derin olarak hissediliyor ve birçok yerde gıda krizine sebep oluyor. Kasırgalar, sağanak yağışlar artık daha sık ve daha şiddetli. Sel ve taşkınlar gıda üretimini olumsuz etkiliyor. Birçok canlının yaşam koşulları hızlı bir şekilde değişiyor, yüzlerce tür yok olma riskiyle karşı karşıya. TEMA Vakfı tarafından “İklim Elçileri Projesi” kapsamında hazırlanan “iklim değişikliğinin nedenleri, iklim krizi ile mücadele” konulu videolara buradan ulaşabilirsiniz.

Tüm bu gelişmeleri artık gündelik hayatımızda görüyoruz. TEMA Vakfı, iklim krizinin neden olduğu ve olacağı olumsuzluklar daha da şiddetlenmeden, insanlığın ve gezegenin kötü senaryolarla yüz yüze gelmemesi için vakit kaybetmeden önlemler alınması gerektiğini savunuyor.

Bu amaçla TEMA, iklim krizi konusunda politikalar geliştiriyor ve bunları karar vericiler ile paylaşıyor. Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesine (UNFCCC), Türkiye’den gözlemci olarak akredite olan ilk sivil toplum kuruluşu olarak, uluslararası süreçleri yakından takip ediyor ve bu süreçleri etkileme konusunda diğer sivil toplum kuruluşları ile birlikte çalışıyor. Ortak politikaları üreten ve iklim değişikliği konusunda çalışan EEB (European Environmental Bureau) ve CAN-E (Climate Action Network Europe) gibi sivil toplum ağlarında etkin rol alıyor. Bu ağlar sayesinde, uluslararası politika yapma süreçlerini etkileyerek, iklim krizi konusundaki küresel sorumluluğunu da yerine getiriyor.

Uluslararası alandaki deneyiminin yanı sıra, TEMA Vakfı, Türkiye’de de iklim krizi konusunda kapasite arttırma ve farkındalık yaratma projeleri sürdürüyor. Uluslararası alandaki deneyimini, Türkiye’deki diğer paydaşlarla paylaşan TEMA Vakfı, Türkiye’nin iklim krizi konusunda üzerine düşen sorumlulukları yerine getirmesi için çalışmalar yürütüyor, bu çalışmalara buradan ulaşabilirsiniz.

Bu kapsamda TEMA temsilcileri ile bir araya gelerek, yerel yönetimler tarafından katılımcı süreçlerle yapılması beklenen “İklim Eylem Plan”larının hayata geçirilmesi konusunda kapasite güçlendirme çalışmaları düzenledik. Yerel savunuculuk çalışmaları kapsamında “İklim için Kadın Liderler Projesi”ni hayata geçirdik. Projenin videolarına buradan ulaşabilirsiniz 

TEMA Vakfı, Türkiye çözüme ortak olmazsa, küresel iklim krizinin çözümü için oluşturulan tüm yöntemlerin eksik kalacağını savunuyor. 2015’te Paris’te gerçekleştirilen Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi (BMİDÇS) 21. Taraflar Toplantısı sırasında Paris Anlaşması kabul edildi. Küresel ortalama sıcaklıklardaki artışın 2°C’nin oldukça altında tutulması, 1,5°C eşiğinde sınırlandırılması yönünde çalışılması ve 21. yüzyılın ikinci yarısında net sıfır emisyona ulaşılmasına dair hedefler Paris Anlaşması’nı kabul eden tüm ülkelerce tanındı. Türkiye anlaşmaya imza atan ülkelerden biri olmasına rağmen Anlaşma Meclis gündemine 2021’de gelebilmiş ve 7 Ekim 2021 tarihinde Cumhurbaşkanı Kararı ile onaylanmış ve iç hukuk onay süreci tamamlanmıştır. Kasım 2016 tarihinde resmen yürürlüğe giren Paris Anlaşması’nı, meclisinde onaylayan ülkelerin güncel durumunu bu bağlantıdan takip edebilirsiniz: https://unfccc.int/process/the-paris-agreement/status-of-ratification. Paris anlaşmasına imza atılmasının ardından Türkiye 2053 yılı için net sıfır emisyon hedefi ilan etmiştir. 

Türkiye’nin 2053 Net Sıfır Emisyon ve Yeşil Kalkınma hedefi doğrultusunda kısa, orta ve uzun vadeli strateji, eylem, politika ve mevzuatların altyapısını oluşturacak İklim Şurası, Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı’nca 21-25 Şubat 2022 tarihleri arasında Konya’da gerçekleştirilmiştir. Ne yazık ki Şura’dan çıkan kararlar Türkiye’nin net sıfır emisyon hedefe ulaşabilmesinden uzaktır. 

TEMA Vakfı’na Göre Net Sıfır Hedefi İçin

  • Kömürden çıkış planının bugünden başlanarak yapılması, 2030’a kadar kömürden çıkışın hedeflenmesi ve bu hedefe istinaden yeni kömür yatırımlarının yapılmaması,
  • Adil geçiş ekseninde, maden ve termik santrallerde çalışan emekçilerin iş güvencesinin sağlanarak dönüşüm planlarının başlatılması,
  • Elektrik üretiminde yenilenebilir enerjinin payının artırılması, yenilenebilir enerji kooperatiflerinin mevzuatının kolaylaştırılması ve kooperatiflerin desteklenmesi,
  • Yenilenebilir enerji payının arttırılması için geliştirilen politikaların; ekolojik haklar öncelikli olarak, yereldeki insanların haklarını önceleyerek planlanması,
  • Arazi kullanım planlarının yapılarak orman, mera ve tarım alanlarında arazi kullanım değişikliğini kolaylaştıran mevzuat maddelerinin değiştirilmesi,
  • Arazi restorasyonunun ve toprak koruma çalışmalarının desteklenmesi,
  • Tahrip edilmiş alanların Birleşmiş Milletler 10 yıllık Ekosistem Restorasyonu Eylemi kapsamında restorasyonlarının hızlanması, arazi tahribatı dengelenmesi konusunda kaynak artırılması,
  • Biyolojik çeşitliliği yüksek, lokal endemiklerin ve nesli tehlike altında olan türlerin bulunduğu alanların koruma alanlarına dahil edilmesi,
  • Doğal alanların ve marjinal tarım arazilerinin dışında kalan tarım alanlarının, madencilik ya da enerji üretimi gibi faaliyetler için kullanılmasının önüne geçilmesi gerekir.

Enerji politika ve uygulamaları, küresel ölçekte olduğu gibi Türkiye’de de iklim politikalarının en önemli kısımlarından biridir. Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı yenilenebilir enerji alanında faydalı politikalar geliştirmekle beraber, elektrik üretiminde kömürün payını artırmaya yönelik politika ve teşvik mekanizmaları da geliştirmektedir. Bu durum, karbon nötr hedefine ulaşmada aksamalara ve karşıtlıklara neden olmaktadır. Diğer yandan enerji politikaları doğrultusunda, ülkemizde havza planlaması yapılmadan inşasına başlanan yüzlerce hidroelektrik santrali projesi, arazi planlaması yapılmadan başlanan birçok jeotermal enerji santrali projesi bulunmaktadır. 

TEMA Vakfı, Türkiye’nin sera gazı azaltım hedefi belirlemesi ve iklim krizi ile mücadele ve uyum konularında doğru stratejilerin katılımcı yöntemle belirlenmesi için çalışmaktadır. 

Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli’nin (IPCC) 2018 yılında sunduğu 1,5ºC Küresel Isınma Özel Raporu “küresel ısınmanın 1,5°C dereceyle sınırlanmasının toprak, enerji, sanayi, bina, ulaşım ve şehirlerde “hızlı ve geniş kapsamlı” dönüşümler gerektireceği sonucuna varıyor. İnsan kaynaklı küresel net karbon dioksit (CO2) emisyonunun 2030 yılı itibarıyla, 2010 seviyeleri üzerinden yüzde 45 azaltılmış olması ve 2050’de emisyonların sıfırlanmış olması gerekiyor.” 

Tam adı “1,5°C Küresel Isınma; iklim değişikliği tehdidini önlemek ve sürdürülebilir kalkınma ve yoksulluğun ortadan kaldırılmak için ortaya konan küresel çabaların güçlendirilmesi kapsamında, sanayi öncesi seviyelerin 1,5°C üzerindeki küresel ısınmanın etkilerine ve ilişkili küresel sera gazı emisyon patikalarına dair bir IPCC özel raporu” olan çalışmayla ilgili detaylara https://www.birbucukderece.com/ adresinden ulaşabilirsiniz.

Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli (Intergovernmental Panel on Climate Change – IPCC) tarafından hazırlanan, iklim değişikliğinin turizm, tarım, şehirler, istihdam ve yatırımcılar ve finans kurumlarına ilişkin sonuçları ile ilgili raporlara bu bağlantıdan ulaşabilirsiniz: https://www.tema.org.tr/cevre-kutuphanesi 

Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli tarafından hazırlanan ve Türkiye’nin de içinde bulunduğu Akdeniz Havzasının yakın geleceği ile ilgili önemli bilgiler veren IPCC İklim Değişikliği Arazi Özel raporu 2020 Ekim ayı içerisinde TEMA Vakfı tarafından Türkçe’ye kazandırılmıştır. Raporda arazi bozulumu ve iklim değişikliği arasındaki ilişkiye dair önemli bilgiler yer almakla birlikte sorunun çözümüne dair öneriler de yer almaktadır. Rapora bu bağlantıdan ulaşabilirsiniz: https://bit.ly/Karar-Vericiler-Ozet 

Madencilik faaliyetleri bir ülkenin ekonomik hayatında önemli yer tutuyor olsa da, bu faaliyetlerin doğal hayata telafisi mümkün olmayan zararlar vermeden yapılması TEMA Vakfı’nın önemli ilkelerinden biridir.

Madencilik faaliyetleri, doğal hayata ciddi zararları olan ekonomik faaliyetlerdendir. Bu faaliyetlerin yürütülmesi ve sonlandırılması sürecinde, biyolojik çeşitliliğe sahip bölgelerin, uluslararası sözleşmeler kapsamında olan, hassas ekosistemlerin, endemik ve nesli tehlike altındaki türlerin yaşam alanlarının madencilik faaliyetlerinden korunması esas olmalıdır. Madencilik faaliyetlerinin bütününde faaliyetlerin çevresel etkilerini en aza indirecek önlemlerin alınması TEMA Vakfı açısından vazgeçilmez önemdedir. Bununla beraber Vakıf, iklim krizi nedeniyle kömür madenciliğine ve arazi kullanım planlaması yapılmayan, doğal varlıkları korumayan, büyük ekosistem tahribatına neden olan uygulamalara sahip metal madenciliğine karşıdır.

Türkiye’deki madencilik uygulamalarında genel olarak karşılaşılan üç temel sorun bulunmaktadır: Birincisi, madencilik ruhsatları verilirken, bu ruhsat alanlarının madencilik için kullanılması sonucunda  eksosistem üzerinde yaratacağı etkinin kümülatif olarak değerlendirilmemesidir. Yalnızca IV. Grup madenler için bile üzerinde en az 1634 maden ruhsatının bulunduğu Kaz Dağları bu duruma örnek gösterebilir. Sorunlardan bir diğeri, verimli tarım arazileri, doğal ormanlar ya da zengin su varlıkları gibi hassas ve kilit önemdeki alanların içinde ya da çok yakınında yapılan madencilik faaliyetlerinin bölgedeki ekosistemlere verdiği zarardır. Madenlerin ciddi toprak kayıpları ve arazi bozunumuna sebep oldukları,  orman ve su varlıklarını geri dönüşü olmayan biçimde kirlettikleri ya da yok ettiği durumlara karşı TEMA Vakfı mücadele eder.

Son temel sorun ise, bazı madenlerin çıkarılması sırasında, dünyanın birçok yerinde artık tamamen terk edilmiş uygulama ve yöntemlerin kullanılıyor olmasıdır. Bunların en bilinen örnekleri açık ocak ve açık liç yöntemleriyle metalik maden üretme girişimleridir.

TEMA Vakfı, Türkiye’nin farklı bölgelerinde insan sağlığına, ekosisteme geri dönüşü mümkün olmayan zararlar veren maden projelerine gerek davalarla karşı çıkmakta gerekse yereldeki temsilci ve gönüllüleri ile yürütmüş olduğu faaliyetlerle projeleri önlemeye yönelik çalışmalar yapmaktadır. Vakıf, 2019 yazına damgasını vuran, Kaz Dağları yöresinde yer alan Kirazlı Altın Madeni Projesi’ni yakından takip ederek proje için ÇED süreçlerinde belirtilen miktarın 4 katı üstünde ağaç kesimi yapıldığını tespit etti ve yatırımın durdurulması için hukuki süreç başlattı. “Kirazlı Altın Madeni” Projesi’nin durdurulması için başlatılan imza kampanyası 655 bin’den fazla kişiye ulaşarak online imza platformu olan change.org’un 2019 yılında en fazla imza alan çevre kampanyası oldu.      

Vakıf olarak ülkedeki madencilik çalışmalarını yakından takip etmeye devam diyoruz. Bu kapsamda ÇED süreçlerini takip ediyor, Halkın Katılım Toplantıları ve İDK süreçlerini izliyor, gücümüz oranında hukuki mücadele veriyor ve yerellerden gelen talepler doğrultusunda teknik destek vermeye devam ediyoruz.

Ekosistem üzerinde büyük tahribat yaratmasına rağmen Türkiye’deki mevzuata göre neredeyse hemen her yerde yapılması mümkün olan metalik madenciliği faaliyetlerine ilişkin Vakfın çalışmaları yoğun bir biçimde devam etmektedir. Bu kapsamda TEMA Vakfı, mevcut mevzuatın Türkiye’nin tüm doğal varlıklarını madenlere açık hale getirdiğini Kaz Dağları yöresi örneği üzerinden gözler önüne sermek için “Kaz Dağları Yöresinde Madencilik” isimli raporunu yayımlamıştır. IV. Grup maden ruhsatı alanlarının alansal yayılışını ve tehdit ettiği doğal, tarımsal ve kültürel varlıkları ortaya koyan haritalandırma çalışması devam etmiş, Muğla, Artvin, Kahramanmaraş, Karaman, Eskişehir, Tokat, Ordu, Sivas, Tekirdağ, Kırklareli, Bartın, Zonguldak, Afyon, Tunceli, Erzincan, Erzurum, Siirt-Şırnak, Uşak, Kütahya, Antalya, Burdur, Isparta  illeri için de hayata geçirilmiştir.  Vakfın maden mevzuatına ilişkin çalışmaları ise devam etmektedir. 

TEMA Vakfı, doğal varlıklara ve insan sağlığına etkisi olan her türlü faaliyetin, ekosistemi, doğal varlıkları, gıda ve su güvencesini ve insan yaşamının doğal varlıklar ile bağını merkeze alan çağın gerekliliklerine uygun bir kamu yararı ekseninde tartışılması ve değerlendirilmesi gerektiğini düşünmektedir. Sürece en baştan dahil olunması, faaliyetlerin çevresel etkilerinin doğru bir şekilde belirlenmesi ve bunların engellenebilmesi açısından kritik önemdedir.

  • Su bir kaynak değil, bir doğal varlıktır.
  • Su ticari bir meta olarak düşünülemez.
  • Yeterli miktar ve kalitede suya erişim bir insan hakkıdır. Bunun yanı sıra su sadece insanların değil, ekosistemdeki tüm canlıların hakkıdır.

TEMA Vakfı olarak suyu yukarıdaki üç temel ilke çerçevesinde yorumluyoruz. Suyu yaşamın kaynağı olarak görüyor ve “yaşamı savunmak” ilkemiz çerçevesinde sularımızı bir kanuna kavuşturmak istiyoruz.

Mevzuatımızda sularla ilgili bir çerçeve kanunun olmaması ve aşırı su tüketimi, su varlıklarının kaybı, kirlilik gibi sorunlarının artması nedeniyle 2010 yılında TEMA Vakfı olarak başladığımız Su Kanun Tasarısı ile ilgili çalışmalarımızı 2012 yılında tamamlayarak bir basın toplantısı ile kamuoyuyla paylaştık.

TEMA Su Kanunu Tasarısı ile su varlıklarımızın yönetişim süreçlerinin netleştirilmesi, su konusunda farklı kurumların yetki ve sorumluluklarının belirlenmesi, su varlıklarımıza ilişkin katılımcı bir yöntem oluşturularak doğanın ve toplumun ortak yararıyla birleştirilmesi konularına dikkat çekiyoruz.

***

Türkiye yılda ortalama 643 mm yağış almaktadır. Bu, dünya ortalamasının (800 mm) altındadır. Bu toplam yağışın, günümüz teknik ve ekonomik şartları çerçevesinde, meydana getirdiği yerüstü ve yeraltı su potansiyeli yılda ortalama toplam 112 milyar m3 olup, 44 milyar m3’ü kullanılmaktadır.

Türkiye’nin su varlığı zamansal değişim de göstermektedir. Coğrafi konumu nedeniyle Türkiye dönemsel olarak şiddetli kuraklıkların yaşandığı ve su talebinin en yüksek olduğu aylarda su potansiyeli önemli miktarda azalabilen bir ülkedir. Türkiye’de kişi başına düşen su miktarına bakıldığında; DSİ verilerine göre 112 milyar m3 olan toplam kullanılabilir su miktarı, 2010 nüfus sayımı esas alındığında, kişi başına yılda 1.519 m3’e düşmektedir. Bu miktar, genel uluslararası kriterlere göre Türkiye’yi “su azlığı” ya da “su sıkıntısı”  içinde olan bir ülke yapmaktadır. Türkiye nüfusunun 2050 yılında, farklı senaryolara göre 93-111 milyonu bulacağı tahmin edilmektedir. Bu tahminler ışığında, Türkiye’nin 2050’ye doğru “su fakirliği” durumuna gerilemesi beklenmektedir. Türkiye’nin 2025 yılı itibarıyla, toplam kullanılabilir su potansiyelini % 100 oranında kullanması durumunda, su varlıkları üstündeki baskı çok daha fazla artacaktır. 

TEMA Vakfı su ile ilişkili olarak çok sayıda proje ve faaliyet yürütmüştür. Yapılan en güncel çalışmalardan biri de “Türkiye Su Varlıklarına Yönelik Tehditler Haritası”dır. Vakıf, yerelde yaşanan sorunları daha iyi tespit etmek gerektiğini düşündüğü için su varlıkları üzerindeki tehditleri belgelemeye yönelik bir haritalama çalışması gerçekleştirmiştir.  Bu çalışma sırasında tabandan yukarı doğru ve katılımcı bir araştırma yöntemi benimsenmiştir. Çalışma kapsamında hazırlanan çevrimiçi bilgi formu, TEMA Vakfı’nın 81 ildeki temsilcilerine iletilmiş ve her temsilciden kendi illerindeki/bölgelerindeki tehdit altında bulunan su varlıklarını bildirmeleri istenmiştir. Bu form kapsamında tehdidin kategorisi, ana ve yan nedenleri, başladığı yıl, mevcut durumu, tehdide karşı başlamış bir toplumsal hareketin varlığı, harekete geçme şekilleri, tehdidi engellemek için harekete geçen gruplar, tehdidin yetki alanı bakımından ilişkili olduğu kamu kurum ve kuruluşları, ilgili mevzuat ve referanslar sistematik bir biçimde toplanmıştır. Harita ve Değerlendirme Raporu ilk defa 22 Mart 2016 Dünya Su Günü’nde paylaşılmıştır. Harita, sahadan gelen veriler ışığında güncellenmektedir. 

Sizler de “Türkiye Su Varlıklarına Yönelik Tehditler Haritası” ve Değerlendirme Raporuna şu linkten ulaşabilir ve kendi bölgenizdeki su tehditlerini aynı linkte yer alan form aracılığıyla bizimle paylaşabilirsiniz: https://www.tema.org.tr/su-tehditleri-haritasi/ 

TEMA Vakfı, enerji ve elektrik üretme politikalarına dair aşağıdaki temel ilkeleri savunmaktadır:

– Doğru ve gerçekçi enerji ve elektrik ihtiyaç projeksiyonlarına dayalı hedefler belirlenerek planlama yapılmalı, gerçekleşmeyecek ihtiyaç öngörüleri ile yeni santraller kurularak daha fazla çevresel tahribat yaratılmamalı ve kamu kaynakları israf edilmemelidir, 

– ‘En ucuz ve temiz enerji tüketilmeyen enerjidir’ bakış açısıyla yola çıkılarak üretimden önce tüketim yönetilmeli, bu kapsamda enerji verimliliği ve tasarrufuna yönelik politikalar başat enerji politikaları haline getirilmelidir, 

– Enerji üretiminde planlama esas olmakla beraber yenilenebilir enerji yatırımları önceliklendirilirken, çevreyi korumanın yanı sıra yerelin haklarını ihlal etmeyecek şekilde enerji üretimi yapılmalıdır.  Yenilenebilir enerji tesisi projelerinin gerçekleştirilmesinde politika bazında stratejik çevresel değerlendirme süreçleri, proje bazında ise bilimsel ve etik çevresel etki değerlendirme süreçleri yürütülmeli; projelerin kurulacağı bölgenin ekosistemine vereceği zararın kümülatif etkileri hesaplanmalıdır.

TEMA Vakfı, enerji ve elektrik üretim süreçlerinde doğaya en az zararı verecek üretim süreçlerini desteklemekle birlikte; üst ölçekli planlama yapılmaksızın ve projelerden doğrudan ya da dolaylı olarak etkilenecek olan ekosistemin yeni projeleri kaldırıp kaldıramayacağı sorgulanmaksızın faaliyete geçirilecek her türlü projenin de karşısında yer almaktadır.  Bu nedenle, doğal sit alanlarında rüzgâr enerjisi santrali (RES) yapılmasına yönelik, 25 Ocak 2017 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanan İlke Kararı’na yönelik de kısmi iptal davası açıldı. İlke Kararı’nın, kesin korunacak hassas alanlara ve kuş göç yollarına sadece 300 m mesafe ile RES yapılmasına yönelik düzenlemenin iptali talep edildi. İlke Kararı’na ulaşmak için: http://www.resmigazete.gov.tr/eskiler/2017/01/20170125-13.htm

a. TEMA Vakfı kömürlü termik santraller hakkında ne diyor, ne yapıyor?

TEMA Vakfı, elektrik temini için yeni kömürlü termik santrallerin yapımına ve halihazırda çevre yatırımlarını tamamlamadan çalışmaya devam eden termik santrallere karşıdır. Dahası, iklim krizinin asıl nedeni olan fosil yakıt kullanımı olması nedeniyle Türkiye’nin de bir an önce Kömürden Çıkış planını yapması ve devreye koyması gerektiği düşüncesini taşıyoruz.  Vakıf, kömürlü termik santrallerin insan sağlığına, toprak ve su varlıklarına, tarımsal üretime, orman alanlarına ve iklime olumsuz etkisi nedeniyle kömürlü termik santral projelerine ve kömür madenciliği projelerine karşı çalışmalar yürütmektedir.

– Kömürlü termik santraller en büyük hava kirliliği kaynağıdır, neden oldukları hava kirliliği yüzlerce kilometre mesafelere ulaşarak toprak ve su varlıklarını kirletir, bitkilerin büyümesini olumsuz etkiler, yapılan araştırmalara göre ise tarımda %70’e varan verim kaybına, insan ömrünün ise yaklaşık 10 yıl kısalmasına neden olur. 

– İklim krizine neden olan sera gazı emisyonlarının büyük bir kısmı enerji üretim tesislerinden kaynaklanmaktadır. Kömür santralleri ise enerji tesisleri içinde en büyük karbon emisyonu kaynağıdır. Uluslararası Enerji Ajansı’nın da bildirdiği gibi İklim değişikliği ile mücadele için ortalama sıcaklık artışının 2 derece altında kalabilmesi için dünyadaki bilinen kömür rezervlerinin %82’sinin yer altında kalması gerekmektedir. 

Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli’nin (IPCC) 2018 yılında sunduğu 1,5ºC Küresel Isınma Özel Raporu “küresel ısınmanın 1,5°C dereceyle sınırlanmasının toprak, enerji, sanayi, bina, ulaşım ve şehirlerde “hızlı ve geniş kapsamlı” dönüşümler gerektireceği sonucuna varıyor. İnsan kaynaklı küresel net karbon dioksit (CO2) emisyonlarının 2030 yılı itibarıyla, 2010 seviyeleri üzerinden yüzde 45 azaltılmış olması ve 2050’de emisyonların net sıfırlanmış olması gerekiyor. Bu, her ekstra emisyonun havadan CO2 yakalama dengelemesi gerektiği anlamına geliyor.” 

Tam adı “1,5°C Küresel Isınma; iklim değişikliği tehdidini önlemek ve sürdürülebilir kalkınma ve yoksulluğun ortadan kaldırılmak için ortaya konan küresel çabaların güçlendirilmesi kapsamında, sanayi öncesi seviyelerin 1,5°C üzerindeki küresel ısınmanın etkilerine ve ilişkili küresel sera gazı emisyon patikalarına dair bir IPCC özel raporu” olan çalışmayla ilgili detaylara https://www.birbucukderece.com/ adresinden ulaşabilirsiniz.

Kömür ve enerji politikaları ile ilgili güncel bilgilere “Kömür etme” bloğundan ulaşabilirsiniz: komuretme.com 

b. TEMA Vakfı nükleer enerji santralleri hakkında ne diyor, ne yapıyor?

TEMA Vakfı nükleer enerji santrallerin yapımına karşıdır. Vakfın nükleer enerji santrallerine karşı olmasının temel sebebi nükleerin “pahalı, kirli ve tehlikeli” olmasıdır.

Üç Mil Adası ve Çernobil felaketlerinin ardından 2000’li yıllarda “nükleer rönesans” söylemiyle yeniden ortaya çıkan nükleer enerjinin aslında ne kadar tehlikeli olduğunu 11 Mart 2011’de başlayan ve etkileri hâlâ devam eden Fukuşima nükleer felaketiyle yeniden hatırladık. Nükleer kaza riskinin yanı sıra, nükleer atıkların güvenli bir şekilde nasıl ve nerede depolanabilecekleri bugünün teknolojisiyle bile çözülememiş son derece büyük bir sorundur.

Fukuşima felaketiyle birlikte birçok gelişmiş ülke hızla nükleerden çıkmanın yollarını aramaktadır. Almanya 2022, İsviçre 2034’e kadar ülkelerindeki tüm nükleer santralleri kapatma kararı alırken İtalya halkı da referandumda nükleere ‘Hayır!’ demiştir. Hatta dünyanın önemli nükleer santral üretici firmalarından biri çok yüksek ekonomik zararları da göze alarak bu alanı terk ettiğini açıkladı.

Bütün bunların yanı sıra hem Akkuyu’da, hem de Sinop’ta yapılmak istenen nükleer enerji santralleri her iki bölgenin de kırılgan ekosistemlerine zarar verme tehlikesi taşımaktadır. TEMA Vakfı, yeni Fukuşima felaketlerini yaşamamak için, üstelik atıklar sorununa dahi çözüm bulunamamışken; ne Akkuyu, ne Sinop, ne de ülkemizin herhangi bir köşesinde nükleer santral yapılmaması gerektiğini savunmaktadır. Enerjide bağımsızlık ve kendi kendine yeterliliğe giden yolun önce enerji verimliliği ve beraberinde temiz, yenilenebilir ve yerel enerjiden geçtiğini hatırlatmaktadır.

Nükleer santral alanına yönelik itirazımızı da kapsayan, TEMA Vakfı tarafından Aralık 2013’te açılan 1/100.000 ölçekli Mersin Adana Çevre Düzeni Planı davası devam etmektedir. Bilirkişi Raporunda nükleer santral alanı ile ilgili olumsuz yönde görüş verilmesinin ardından, Planda tadilat yapılarak yeniden onaylanmıştır. TEMA Vakfı tarafından aynı konuda ikinci dava açılmıştır. Ayrıca, Akkuyu Nükleer Santraline yönelik verilen ÇED Olumlu Kararının iptali için Aralık 2014’te açılan davada Mahkeme red kararı vermiştir.

Akkuyu Nükleer Santrali için bugüne kadar 3 kez açılış ve temel atma töreni yapılmıştır. Bölgede hafriyat işleri başlamış olmakla beraber nükleer güç santralinin yapımı başlamamıştır. 

Nükleer Santrallere ilişkin tüm Dünya’da ve Türkiye’de Akkuyu NGS’ye ilişkin tartışmalar devam ederken Sinop Nükleer Güç Santrali projesinin ÇED Raporuna ilişkin ÇED olumlu kararı verildiği 11.09.2020 tarihinde  Çevre Şehircilik Bakanlığı tarafından duyurulmuştur.  TEMA Vakfı ÇED sürecinin başından bu yana takip ettiği projenin ÇED olumlu kararının duyurulmasının ardından raporu titizlikle incelemiş ve çok farklı disiplinlerden akademisyenlerin yanı sıra Vakıf içerisindeki uzmanlıklardan da yararlanarak kapsamlı bir dava dilekçesi oluşturarak 09.10.2020 tarihinde ÇED raporunun iptali talepli dava açmıştır. Davada henüz idarenin cevapları tarafımıza ulaşmamış olup süreç yakından takip edilmektedir.  

c. TEMA Vakfı hidroelektrik santraller (HES) konusunda ne diyor, ne yapıyor?

TEMA’nın HES konusundaki görüşü, HES’lerin yenilenebilir enerji olması sebebiyle havza bazında ve kümülatif planlama yapılarak ve doğaya zarar vermeden yapılması durumunda, temiz enerji olabileceği yönündedir. Ancak mevcut HES’lerde ekosistemin yaşam hakları ihlal edilmekte, toplumsal muhalefetler görmezden gelinmektedir. 

Ülkemizin dereleriyle ilgili herhangi bir adım atılması düşünülmeden önce katılımcı yöntemlerle hazırlanacak bütüncül havza planlarının mutlaka tamamlanması gerekmektedir.

HES’ler karbonsuz, temiz ve yenilenebilir enerji başlığı altında anılıyor olsa da söz konusu santraller uygulanış biçimleri itibariyle inşa edilecekleri bölge ve etki alanındaki ekosisteme büyük zararlar verebilmektedir. Türkiye’nin birçok bölgesinde yapılan bu santrallerle ekosistemin hakları ihlal edilmekte, dereler kurumakta, bölgelerin mikrokliması insan müdahalesinden olumsuz etkilenmektedir. Tüm bu nedenlerle HES’lere karşı oluşan toplumsal muhalefet ise karar mekanizmalarında göz ardı edilmektedir. TEMA Vakfı, yerelde yaşayan insanların taleplerini, ekosistem haklarını ihlal eden, doğaya ve yaşam alanlarına ger dönülmez zararlar veren bu uygulamalara karşıdır.

HES’lerin sayısı nedeni ile HES’lere karşı mücadelede Genel Merkez genel olarak doğrudan müdahalede  bulunmaktan ziyade yerelde verilen mücadeleye bilgi birikiminin aktarılmasıyla destek vermekte ve  yereldeki mücadeleler genel olarak TEMA Vakfı İl Temsilcileri tarafından yürütülmektedir.

İstanbul’da “mega projeler” ismiyle anılan, ikisi halihazırda hayata geçirilmiş üç büyük proje mevcuttur. Bunlardan ilk ikisi 3. Köprü ve 3. Havalimanı’dır ve yapımları tamamlanmıştır. Kanal İstanbul ise bu üçleme proje dizisinin sonuncusudur ve projenin ÇED olumlu kararı alınmış olup süreci devam etmektedir. 

  • 3. Köprü Hakkında;

Doğal varlıkların hızla tüketildiği, insan kaynaklı küresel iklim değişikliğinin etkilerinin şiddetli bir şekilde Türkiye’de de hissedilmeye başlandığı son yıllarda, tüm dünyada karayolu ile ulaşım seçeneğinin, beraberinde sıkıntıları da getirdiği yadsınamaz bir gerçektir. Neden olduğu karbon emisyonundan trafik sorunlarına, doğal alan kayıplarından gürültü kirliliğine kadar birçok sorun göz ardı edilemeyecek boyutlardadır.

Dünya’da yapılan bilimsel çalışmalar sonucunda, karayolu ve havayolunun çevreyi en çok kirleten (en fazla karbondioksit emisyonu, en fazla fosil yakıt tüketimi), en fazla arazi kullanan; demiryolu ve denizyolunun ise çevresel etkisi en az ulaşım türü olduğu ortaya çıkmıştır. Karayolu taşımacılığının olumsuz etkileri ve talebini azaltmak için ise, ulusal ve uluslararası ölçekte düzenlemeler yapılmaktadır. Ulaşımda karayolunun tercih edilmesi birçok çevresel sorunlara yol açmaktadır. Günümüzde Türkiye’de yoğunlukla tercih edilen otoyollar da gerek inşaat aşamasında gerekse işletme aşamasında geri dönüşü olmayan çevresel sorunlara neden olmaktadır.

İstanbul Boğazı’na 3. Köprü planlama hukukuna aykırılığına rağmen yapılmıştır. İstanbul’un temel planında “3. Köprü” yoktur, hatta İstanbul için bir tehdit olarak kabul edilmiştir. Dolayısıyla, 3. Köprü, İstanbul ulaşım sistemi ile ilgili plan ana kararları ve plan bütününe aykırıdır. 1/100.000 ölçekli İstanbul Çevre Düzeni Planında, mevcut Boğaz geçişlerinin İstanbul üzerindeki olumsuzlukları ve yapılması gerekenler çok doğru bir şekilde ortaya konulmuşken bu plan yokmuşçasına hareket edilmiştir. Kent makroformu, İstanbul’un ulaşım ağı, nüfusu üzerinde çok ciddi etkileri olabilecek, bu ölçekte bir ulaşım kararı 1/100.000 ölçekli çevre düzeni planı ana kararlarına aykırı olarak plana eklemiştir.

3. Köprü planlama hukukuna aykırılıklarının yanı sıra İstanbul’un önemli doğa alanları, orman alanları, su havzaları, tarım alanları, doğal sit alanları ve Boğaziçi’ne geri dönüşü olmayacak şekilde zarar vermektedir ve vermeye de devam etmektedir. 

3. Köprü, İstanbul’un doğal yaşam alanlarına zarar vermesinin yanı sıra, öngörüldüğü şekilde İstanbul’un trafik sorununa çözüm olmaktan çok uzaktır. 2009 yılında Boğaz geçişi yapan ağır vasıta (tır, kamyon, otobüs, minibüs v.b.) oranı yılda bir yönde iki köprüden geçen toplam 140 milyon araç içinde sadece %10’dur. Ağır vasıtalar içinde tırların toplam araç sayısına oranı ise %3’tür. Dolayısıyla, Karayolları 17. Bölge Müdürlüğü İstatistiklerine göre, 2009 yılında Boğazı bir yönde geçen tır sayısı 4,2 milyondur. Oysa yeni köprünün araç kapasitesi 70 milyon olarak planlanmıştır. İstanbul’daki %16’lık araç sahipliği oranı ile geriye kalan araç kapasitesini de arabalar dolduracaktır. Görüldüğü üzere, bu anlayışla başka köprülerin de inşa edilmesi gerekecektir. Buradan da anlaşılacağı üzere, 3. Köprü ve bağlantı yolları İstanbul’un doğal yaşam alanlarına geri dönüşü olmayacak şekilde zarar vermekle birlikte bunu yaparken de, iddia edildiği gibi İstanbul’un trafik sorununa çözüm olamamaktadır.

Planlama ilkelerine aykırı inşa edilen Köprü içinde bulunduğumuz iklim krizini tetikleyici etkilerinin yanı sıra ekosistem ve kent açısından ciddi problemler yaratmaya devam etmektedir. 

  • 3. Havalimanı Hakkında;

3. Havalimanı da diğer 2 mega proje gibi Kuzey Ormanları’nda yer almaktadır. İstanbul ili sınırları içinde ekolojik ve biyolojik yönden önemli 10 adet doğal yaşam alanı bulunmaktadır. Bunlardan özellikle, Terkos Havzası, Batı İstanbul Meraları, Ağaçlı Kumulları, Boğaziçi, Kilyos kumulları, Ömerli Havzası, 3. köprü ve bağlantı yolları sonucunda zarar görecek Türkiye’nin Önemli Doğa Alanlarındandır. Bunun yanında, Doğa Derneği tarafından 2004 yılında güncelleştirilmiş bulunan “Türkiye’nin Önemli Kuş Alanları” (ÖKA) Kitabında yer alan Boğaziçi Bölgesi ve Terkos Havzası zarar görecek önemli kuş alanlarından ve yine Doğal Hayatı Koruma Derneği tarafından 2005 yılında güncelleştirilmiş bulunan “Türkiye’nin 122 Önemli Bitki Alanı” (ÖBA) Kitabında yer alan Terkos-Kasatura Kıyıları, Ağaçlı Kumulları, Kilyos Kumulları, Batı İstanbul Meraları, Kuzey Boğaziçi, Sahilköy-Şile Kıyıları, Ömerli Havzası ve ) Kefken-Karasu Kıyıları zarar görecek önemli bitki alanlarıdır. Bu alanlar, günümüzde benimsenen planlama/planlamama ilkeleri nedeniyle zaten oldukça hasar görmüş, çok hassas koruma kararlarının alınması gereken alanlardır.

İstanbul İlinin toplam alanı 537917,7 Ha olup bunun 238 710,4 Ha ormanlık alandır. Görüldüğü üzere İstanbul’un yaklaşık yarısı orman alanıdır ve bu alanlar İstanbul’un kuzeyinde yoğunlaşmaktadır. Bu durum da, orman alanlarının kaçak, mevzuata aykırı yapılaşmalardan korunmasının önemini arttırmaktadır. İstanbul halkının yakından tanıdığı ormanlardan biri, “Muhafaza Ormanı” ilan edilen, yaklaşık 5.500 hektar büyüklüğündeki “Belgrad Ormanı” dır. Belgrad Ormanı biyolojik çeşitlilik açısından değerlendirildiğinde bu ormanda, doğal liken ve yosunlardan 20 tür, atkuyrukları ve eğreltilerden 1 tür, açık tohumlulardan 1 tür, kapalı tohumlulardan 380 tür olmak üzere toplam 402 bitki türü bulunmaktadır. Bunlar içinde genel olarak orman alanını kaplayan meşeler, hakim ağaç türü olarak büyük önem taşımaktadır. Ayrıca, Belgrad Ormanında 42 tür gündüz kelebeği, 146 kuş türü, yaklaşık 22 memeli türü, çeşitli kurbağalar ve sürüngenler yaşamını sürdürmektedir. Aynı orman içerisinde yer alan Atatürk Arboretumu ülkemizde ilklerden biri olup, 1949 yılında kurulmuştur. Floristik zenginliği dünyaca bilinen ve üç ayrı floraya ait 450 türü barındıran Atatürk Arboretumu bu doğal taksonların (canlıların hiyerarşik olarak sınıflandırılmış gurupları) hemen hemen tümünü yapısında barındırmaktadır. Öte yandan Belgrad Ormanı ile birlikte İstanbul ve çevresindeki orman alanları, dünyanın önemli kuş göçü yoğunlaşma alanlarından olup, yüz binlerce su kuşu, yırtıcı ve ötücü kuş türüne göç döneminde ev sahipliği yapmaktadır. Yine İstanbul il sınırları içinde biri Sarıyer-Türkmenbaşı, diğeri Beykoz–Polenezköy olmak üzere bitki örtüsü ve yaban hayatı ile önemli özelliklere sahip iki adet Tabiat Parkı da vardır.

İstanbul’un kuzeyindeki ormanlar, aynı zamanda bu kentin içme ve kullanma suyu gereksinimini karşılayan ve toplam su depolama kapasiteleri 817,6 milyon m3 olan Avrupa yakasındaki Terkos, Büyük Çekmece, Alibeyköy ve Sazlıdere, Anadolu yakasındaki Ömerli ve Darlık barajları ile 110 milyon m3 lük Istranca ve 145 milyon m3’lük İsaköy ve Sungurlu (Yeşilçay projesi) derelerinin havzalarını içermektedir.

İstanbul’a yeni bir havalimanın yapılması gerekliliği hala tartışmalı bir konu olmakla birlikte havalimanının konumu İstanbul’un genişlememesi gereken kuzey hattında yer aldığı için 3. Köprü ile birlikte bu iki projenin kümülatif etkisi de göz önünde bulundurulduğunda tahribatın boyutu daha net anlaşılacaktır. Bu proje de tüm hukuki ve bilimsel itirazlara rağmen hayata geçirilerek doğal varlıklarımıza ve İstanbul’a geri dönüşü imkansız zararlar vermiştir ve vermeye devam etmektedir. 

  • Kanal İstanbul Projesi Hakkında;

Mega projelerin son ayağı olan Kanal İstanbul projesi ise İstanbul’un tüm karasal ve denizel yaşam alanlarını, yer altı suyu sistemini ve ulaşım sistemini tamamen değiştirecek olan bir projedir. Buna karşın proje süreci üst ölçekli mekânsal planlama ve stratejik çevresel değerlendirme çalışmaları olmaksızın sadece ÇED süreci ile yürütülmekte bu nedenle de projeye ilişkin önemli riskler göz ardı edilmektedir.  Üst ölçekte kapsamlı bir değerlendirmeden geçmeyen proje, gelecekte karşılaşılması muhtemel riskleri ve yaşanacak olumsuz sonuçları dikkate almadan hayata geçirilmeye çalışılmaktadır. Mevcut ÇED raporu bilimsel verilere dayanan, önlemleri içeren bir rapor olmaktan uzak olduğu gibi projeye itiraz eden yüz binlerce insanın kaygılarını da gidermemektedir. 

Proje alanında bulunan ve İstanbul’a halen su veren en önemli su rezervleri olan Sazlıdere ve Terkos havzası bu proje ile yok olma ve tuzlanma riski taşımaktadır. Terkos ve Sazlıdere kentin toplam su biriktirme kapasitesinin %29’una sahiptir. Projenin yapılması durumunda Sazlıdere barajının büyük bir kısmı devre dışı bırakılacaktır. Bu, iklim krizinin etkilerini daha fazla hisseden İstanbul halkı için önemli bir su varlığının kaybedilmesi anlamına gelmektedir. Trakya altında yoğunlaşmış yer altı suyu havzaları, iklim değişikliğinden kaynaklanacak kuraklık karşısında hayati öneme sahip stratejik tatlı su rezervleridir. Deniz suyundan yer altı sularına bir sızıntı olması durumunda ise tüm Avrupa Yakası’ndaki yer altı sularında geri dönüşü olmayacak şekilde tuzlanma riski bulunmaktadır. 

Kanal İstanbul projesi ile yaklaşık 142 milyon m2’lik tarım alanı yok olacaktır. Bu, İstanbul tarım alanlarının yaklaşık %19’u’na denk düşmektedir. Projenin gerçekleşmesi halinde, büyük bölümü Avrupa yakasında yer alan tarım arazileri hızla yapılaşmaya açılacak, tarım dışına çıkacak ve alanın betonlaşması kaçınılmaz olacaktır. Bu durum İstanbul’da yaşayan insanların gıda güvencesini tehdit edecektir.

Projeyle birlikte kaybedilecek orman alanı miktarı ise 421 ha. Kesilecek orman miktarının 287,03 ha’lık kısmı Muhafaza ormanı statüsündedir ve “Terkos Gölü Muhafaza Ormanı’nın” sınırları içerisinde kalmaktadır. Muhafaza ormanları; toprak koruma, su üretimi, temiz hava sağlama ve ulusal güvenlik gibi ormanın odun üretimi dışındaki hizmetleri nedeniyle korunan ormanlardır.  Bu alanların korunması İstanbul halkının su ve temiz hava güvencesidir.

Kanal İstanbul’un güzergâhının özellikle doğal varlıklar açısından Trakya’nın zengin ve nadide bir bölgesinde yer almaktadır. Güzergâhta bulunan Terkos Gölü ve civarı, Türkiye’nin en zengin floraya sahip bölgelerinden biridir. Kanal İstanbul Projesi, İstanbul’un Avrupa Yakası’nı Trakya’dan ayırarak nüfusu yaklaşık 8 milyonluk yoğun nüfusu olan bir ada yaratacaktır. Söz konusu ekosistem yarılmasına doğal yaşamın nasıl yanıt vereceği ise öngörülebilir değildir. Kanal güzergâhı etki alanında bulunan Terkos Gölü, Sazlıdere Barajı ve Küçükçekmece gölü, kuşlar, iki yaşamlılar ve tatlı su canlıları açısından son derece önemli ekosistemlerdir. Bu alanlarda 249 kuş türü, 29 tatlı su türü ve 7 iki yaşamlı tür bulunmaktadır. Kumullar, taşlık kayalık, çalılık, fundalık, mera, tarım, orman alanı gibi habitatlarda ise 37 karasal memeli, 239 böcek türü, 24 sürüngen türünün bulunduğu açıklanmıştır. Türkiye’de görülen 487 kuş türünün yarısından fazlası (%51’i) proje alanında yaşamını sürdürmektedir. Bu projeyle Türkiye’nin önemli kuş alanı olan Küçükçekmece Gölü ise yok olacaktır.

Kanal İstanbul projesi gibi büyük ölçekli projelerin; arazi kullanımındaki değişiklikler nedeniyle oluşturduğu etkiler, öncelikle yöredeki küçük ölçekli iklimi (mikroklima) sonrasında da bölgesel iklimi etkileyebilecek güçtedir. Böylesine büyük bir arazi kullanım değişikliği; projenin yapıldığı alanların ve yakın çevrelerinin çok kısa bir zamanda ısı ve nem akıları, sıcaklık, nemlilik, buharlaşma, bulutluluk, yağış ve rüzgâr rejimleri ile alansal dağılış desenlerini etkileyerek yüksek olasılıkla birer kentsel ısı adasına dönüşmesine neden olacaktır.

Karadeniz’i Marmara’ya bağlayan Türk Boğazlar sistemi kendine has özellikler taşıyan iki tabakalı bir su ve akım yapısına sahiptir. Dolayısıyla Karadeniz ve Marmara’yı herhangi iki deniz gibi birleştirmek Marmara Denizi’ndeki ve hatta İstanbul’daki yaşamı önemli bir riskle karşı karşıya bırakmaktadır. İstanbul Boğazı, Karadeniz’e nehirlerle gelen sular ile Akdeniz’den gelen sular arasında bir denge oluşturmaktadır. Karadeniz’in iklimsel dengesi tümüyle bu sisteme bağımlıdır ve bu sistemdeki herhangi bir değişim, uzun vadede Karadeniz’in iklimsel dinamiklerini olumsuz etkileyecektir. Diğer yandan, Kanal Projesi ile Marmara’ya girecek besin miktarının artması, Marmara’daki oksijen miktarının azalması ve Marmara’nın ölü bir deniz haline gelmesi anlamına gelmektedir.

TEMA Vakfı Kanal İstanbul projesinin gerekliliğini sorgulamakla birlikte, bilimsel veriler gereği projenin yapılmaması gerektiğini savunmaktadır. Kanal İstanbul projesinin tek başına ekosistem ve kent üzerinde yaratacağı tüm sorunların yanı sıra aynı bölgede yer alan 3. Köprü ve 3. Havalimanı ile birlikte değerlendirildiğinde neden olacağı yıkımın boyutları daha iyi anlaşılacaktır. TEMA Vakfı tarafından projenin iptali için başlatılan hukuki süreçler devam etmektedir. 

Uzun yıllardır ülke gündemini meşgul eden 2B ormanlarının satışını içeren tasarı 18 Nisan 2012 tarihinde yasalaştı ve 2/B uygulamaları ile şimdiye kadar 473.420 hektar alan orman rejimi dışına çıkarılmış. Meselenin özündeki “Ormanlar satılabilir varlıklar mıdır?” sorusu hiç gündeme gelmedi. Bunun yerine Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde ormanların rayiç bedelin yüzde kaçına satılması gerektiği, ödemelerin kaç taksitte yapılacağı, nakitte ne kadar indirime gidileceği tartışıldı. Maalesef kısa vadeli ekonomik kazanç ve rantı düşünen, doğayı sadece sömürülecek bir hammadde kaynağı sanan, sağlıklı ekosistemler olmazsa insanın yeryüzünden silineceğini bilmeyen bir anlayışla karşı karşıyayız.

“Bilim ve fen bakımından nitelik kaybetmek” kavramı; insan eliyle tahrip edilen, işgal edilen orman alanlarına, Anayasa’nın 169. maddesine dayanarak, Orman Kanunu’nun 2B maddesi ile uydurulan yasal bir kılıftır. Ormanlar, “olağanüstü büyüklükte doğal olaylar olmadığı sürece” bilim ve fen bakımından nitelik kaybetmez, ancak insan eliyle nitelik kaybettirilebilir.

“Ülke/Vatan”da yaşayan insan topluluğu, yani “Millet/Ulus”, bağımsızlığını koruma adına egemenlik yetkisini Devlete devretmiştir. Bu yetki doğrultusunda, Devlet kendi hüküm ve tasarrufu altında olan, ormanlar, akarsular, göller, sulak alanlar, iç denizler, tuzlalar, karasuları ve bütün akar ve durgun, tatlı, tuzlu, acı suların kıyıları, dağlar, yaylalar, meralar ve her tür yer altı kaynakları satamaz. Çünkü bunlar üzerinde Devlet’in mal sahipliği hakkının kökeni; Evrensel Mülkiyet Hakkı’ndan değil, Ulus’un ona devrettiği Egemenlik Hakkı’ndan kaynaklanmaktadır. Anayasamızın 169. Maddesi ile de ormanların korunması Devletin güvencesi altına alınmıştır. Dolayısıyla, Egemenlik Hukuku ve T.C. Anayasası ormanların satışını mümkün kılmamaktadır.

TEMA’nın 2B ve 2A konusundaki temel yaklaşımı ve çözüm önerileri aşağıda özetlenmiştir:

  • Orman bir ağaçlık alan değil, bir ekosistemdir.
  • Ağaç ormanının içinde sadece bir unsur olup; ağaçla birlikte tüm florası (bitkiler), faunası (hayvanlar), mikroorganizmaları, toprağı ve suyu ile orman bir bütündür.
  • Orman bir “kaynak” olmayıp, bir “doğal varlık” tır.
  • Ormanlar, her ne kadar tapuya tescil edilseler de “Devletin hüküm ve tasarrufu altındaki alanlar” olup, hukuki rejimleri farklıdır. Kamu mallarının tescil zorunluluğu bulunmadığından orman alanlarındaki tescil orman sayılmaya ilişkin kurucu nitelikte bir tescil olmayıp, sadece sınırlarının belirlenmesi amacıyla yapılan açıklayıcı nitelikte bir tescildir. Sadece tapu kayıtlarına bakılarak bir yerin orman sayılıp sayılmadığı değerlendirmesi yapılamaz.
  • TEMA Vakfı, orman alanlarının orman vasfı dışına çıkarılmasına ve özel mülkiyete geçirilmesine karşıdır. Bu yaklaşım, yeni işgalleri teşvik edecektir.
  • 2B alanlarında çözüm için temel anlayış, işgali hukukileştirmek değil, ormanları korumak olmalıdır. Çünkü orman kaynak değil, torunlarımıza devredeceğimiz doğal varlığımızdır.
  • Anayasanın 169/son fıkrası ile 170. maddesi ve 6831 sayılı Kanunun 2. maddesi bütünüyle kaldırılmadan ve 1. maddesindeki tanım da düzeltilmeden 2B sorunu çözülemez.
  • 2A maddesi ile tarım, yani bitkisel üretim yapılabilen arazinin orman olarak muhafazasında yarar olmaması yaklaşımı ve anlayışı her şeyden önce bilime aykırıdır. Bitkisel üretim yapılan ve aslı orman olan alanda ormanın yeniden oluşmasında engel yoktur.
  • Çözüm için ecrimisil uygulanabilir, süreli mülkiyet gibi yeni kavramlar geliştirilebilir.

Çözüm için temel anlayış; işgali hukukileştirmek değil, ormanları korumak olmalıdır. Önce 2B sorununa yol açan, Anayasanın 169/son fıkrası ile 170. Maddesi ve 6831 sayılı Kanunun 2. Maddesi bütünüyle kaldırılmalı ve 1. maddesindeki tanım da düzeltilmelidir. Ancak bu şekilde sorunun çözümüne başlanılabilir.

Mülkiyetin Devlet’te kalması koşuluyla, burada hak sahibi görünen kişinin bu yerlerdeki mal varlığına denk olarak, ya kendisine 2B dışında bir yerde bir taşınmaz edinme fırsatı verilmeli, ya da hak sahibinin mal varlığına denk değerde ve ayni bölgede yeni tahsis edilecek taşınmazda 90 yılı aşmamak koşuluyla irtifak hakkı tesis edilmeli, ya da Anayasa ve Medeni Kanun’da bir değişiklik yapılarak SÜRELİ MÜLKİYET veya benzeri bir yeni hukuki kavram oluşturulmalıdır. Böylece ormanlarımız satılmadan, insanlar mağdur edilmeden ve en önemlisi de 2B alanlarının yeniden oluşmasına izin vermeden sorun çözülmüş olacaktır.

Eğer kesilmek istenen ağaç -örneğin site ya da apartman bahçesinde ise- Kat Mülkiyeti Kanunu’nun kapsamında ancak apartman veya site yönetim kurulu kararı ile kesilmesine karar verilebilir. Bir apartmansa ortak kullanımdaki alanlardaki tasarruflar ancak yönetim toplantısında ortaklaşa kararlaştırılabilir. Bunun aksi bir durumda; yani komşu ya da yöneticinin tek başına karar vererek ortak mülkiyet alanı olan bahçedeki bir ağacı kesmesi Kat Mülkiyeti Kanununa muhalefet olur ve hak sahiplerince bu kişi hakkında dava açılabilir.

Belediye’ye ait alanlarda ya da ormanlık alanlarda yapılan kesimler ile ilgili olarak da, Belediye ise İlgili Belediye, Orman ise İlgili Orman İşletme Şefliği/Müdürlüğü’ne şikâyet veya ihbarda bulunulmalıdır.

Eğer kesilen veya zarar gören ağaç, anıt ağaç ise veya anıt ağaç olma özelliği taşıyor ise, kesim hakkında ilgili Tabiat Varlıklarını Koruma Bölge Komisyonlarına başvurulmalıdır.

“Anıt Ağaç nedir?”: Yaş, çap ve boy itibariyle kendi türünün alışılmış ölçüleri üzerinde boyutlara sahip olan; ilginç kök, gövde ve dal formu nedeniyle izleyenlerin belleğinde kimi simgeler çağrıştıran; yöre folklöründe, kültür ve tarihinde özel yeri bulunan, geçmiş ile günümüz, günümüz ile gelecek arasında iletişim sağlayabilecek uzunlukta doğal ömre sahip olan ağaçlar anıt ağaçlardır.

Yukarıdaki özelliklere göre anıt ağaç olabileceğini düşündüğünüz bir ağaç varsa (ya da bir anıt ağacın zarar gördüğünü tespit ettiğinizde) İlinizdeki Çevre ve Şehircilik İl Müdürlüğü’ne bağlı Tabiat Varlıklarını Koruma Şube Müdürlüğü ile bağlantıya geçebilirsiniz.

ÇED, Çevresel Etki Değerlendirmesinin baş harflerinden oluşan bir kısaltmadır. Çevresel etki değerlendirmesi ise, gerçekleştirilmesi planlanan projelerin çevreye olabilecek olumlu ve olumsuz etkilerinin belirlenmesinde, olumsuz yöndeki etkilerin önlenmesi ya da çevreye zarar vermeyecek ölçüde en aza indirilmesi için alınacak önlemlerin, seçilen yer ile teknoloji alternatiflerinin belirlenerek değerlendirilmesinde ve projelerin uygulanmasının izlenmesi ve kontrolünde sürdürülecek çalışmaları kapsamaktadır.

Çevresel Etki Değerlendirmesi Yönetmeliği gereği, çevresel etki değerlendirmesi uygulanacak projeler (Yönetmeliğin EK 1 listesinde yer alan projeler) için ÇED başvuru dosyaları ve ÇED raporları hazırlanır. Bu belgeler, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’na sunulur. Bakanlıktan ÇED olumlu kararı alınmadan proje hayata geçirilemez. Dolayısıyla, doğal tahribata neden olacak faaliyetlerin gerçekleşmeden önlenebilmesi adına ÇED süreçlerini takip etmek son derece önemlidir. Seçme Eleme Kriterleri uygulanacak projeler (Yönetmeliğin EK2 listesinde yer alan projeler) için ise Proje Tanıtım Dosyaları hazırlanır, Bakanlık veya Valilik tarafından “ÇED gerekli değildir” kararı verilirse, gerekli diğer izin/işlemleri tamamladıktan sonra, proje hayata geçirilir. “ÇED gereklidir kararı” verilirse ÇED süreci başlatılır.

Bu süreçte katkı verilebilecek ve hukuki mücadele başlatılabilecek aşamalar aşağıda özetlenmektedir:

ÇED Sürecinin Başlaması

Yapılması planlanan proje ile ilgili olarak öncelikle “ÇED başvuru dosyası” hazırlanır. Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’na yapılan ÇED başvuru dosyasının uygun bulunması halinde, Proje ile ilgili olarak başvurunun yapıldığını, ÇED sürecinin başladığını, ÇED Başvuru Dosyasının halkın görüşüne açıldığını ve ÇED süreci tamamlanana kadar projeye ilişkin görüş ve önerilerin Valiliğe veya Bakanlığa verilebileceği Bakanlık ve Valilik tarafından anons, askıda ilan, internet vb. şekilde halka duyurulur. Projeye ilişkin görüş, soru ve önerilerinizi Valiliğe ulaştırabilirsiniz.

Halkın Katılımı Toplantıları

Halkı yatırım hakkında bilgilendirmek, projeye ilişkin görüş ve önerilerini almak üzere; Bakanlıkça yeterlik verilmiş kurum/kuruluşlar ve proje sahibinin katılımı ile Bakanlıkça belirlenen tarihte, projeden en çok etkilenmesi beklenen ilgili halkın kolaylıkla ulaşabileceği Valilikçe belirlenen merkezi bir yer ve saatte Halkın Katılımı Toplantısı düzenlenir. Bakanlıkça yeterlik verilmiş kurum/kuruluşlar toplantı tarihini, saatini, yerini ve konusunu belirten bir ilanı; projenin gerçekleştirileceği yörede yayınlanan yerel süreli yayın ile birlikte yaygın süreli yayın olarak tanımlanan bir gazetede toplantı tarihinden en az on gün önce yayınlatır. Toplantılar, İl Çevre ve Şehircilik Müdürü’nün veya görevlendireceği bir yetkilinin başkanlığında yapılır. Toplantıda; halkın proje hakkında bilgilendirilmesi, görüş, soru ve önerilerinin alınması sağlanır. Toplantı sırasında görüşlerinizi, sorularınızı yazılı olarak vererek, toplantı tutanağından kopya isteyebilirsiniz. Valilik, halkın katılımı toplantısı ile halkın görüş ve önerilerini bildirebileceği süreç ile ilgili zamanlama takvimini ve iletişim bilgilerini duyurur.

İnceleme ve Değerlendirme Komisyonu toplantısı

Firma ÇED raporunu hazırladıktan sonra Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’na (ÇŞB) sunar. ÇŞB, konuyla ilgili kamu idaresi temsilcilerinden İnceleme ve Değerlendirme Komisyonu toplantısında ÇED raporunu inceler. Bu toplantıya sivil toplum örgütü ve meslek odası temsilcileri de katılıp görüş ve itirazlarını iletebilir. 

Nihai ÇED Raporu ile İlgili Görüş Sunulması

Nihai ÇED Raporu, Bakanlıkta ve/veya Valilikte on gün süre ile görüşe açılır. Bu süre içerisinde proje ile ilgili, gerekçeler belirtilerek itiraz edilebilir.

ÇED Olumlu Kararı İptal Davası Açılması

Bakanlık, Komisyonun rapor hakkındaki çalışmalarını ve halkın görüşlerini dikkate alarak on işgünü içinde proje için “Çevresel Etki Değerlendirmesi Olumlu” ya da “Çevresel Etki Değerlendirmesi Olumsuz” kararı verir, bu kararı proje sahibine ve ilgili kurum ve kuruluşlara yazılı olarak bildirir. Proje için verilen “ÇED Olumlu” ya da “ÇED Olumsuz” kararı Bakanlık ve Valilik tarafından askıda ilan ve internet aracılığıyla halka duyurulur. Bir yazıyla, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’ndan ilgili “ÇED Olumlu” kararının ve ÇED raporunun birer kopyası talep edilebilir. “ÇED Olumlu” Kararının Bakanlık tarafından duyurulmasından itibaren 30 gün içinde de dava açma hakkı doğar.

“Çevresel Etki Değerlendirmesi Olumlu” kararı verilen projeler için yedi yıl içinde yatırıma başlanmaması durumunda “Çevresel Etki Değerlendirmesi Olumlu” kararı geçersiz sayılır. “ÇED Gerekli Değildir” kararı verilen projeler için ise beş yıl içinde yatırıma başlanmaması durumunda “ÇED Gerekli Değildir” kararı geçersiz sayılır.

Çevresel Etki Değerlendirme Yönetmeliğine ulaşmak için: 

http://www.mevzuat.gov.tr/Metin.Aspx?MevzuatKod=7.5.20235&MevzuatIliski=0&sourceXmlSearch=%C3%A7evresel%20etki 

ÇED kararlarını takip etmek için: https://eced-duyuru.csb.gov.tr/eced-prod/duyurular.xhtml

 Ayrıca, ilinizdeki İl Çevre ve Şehircilik Müdürlüklerinin web sitelerindeki duyurulardan da ÇED süreçleri ile ilgili duyuruları (ÇED sürecinin başlaması, halkın katılım toplantısı, ÇED raporunun görüşe açılması, ÇED gerekli değildir kararı, ÇED olumlu kararı gibi) takip edebilirsiniz.

5403 sayılı Toprak Koruma ve Arazi Kullanım Kanunu TEMA Vakfınca hazırlanmış hükümete ve parlamentoya sunulmuş ve Vakfın çabaları ve katkısıyla da yasalaşmıştır. Kanuna göre, her ilde Valinin başkanlığında toprak koruma kurulları oluşturulmaktadır. 

Kurullar nasıl oluşturulur? 

– Vali başkanlığında, başkan yardımcılığı görevini yürütmek üzere il müdürü, Maliye Bakanlığının ildeki üst düzey temsilcisi olmak üzere 3 üye

– İlde plân yapma yetkisine sahip kamu kurum ve kuruluşlarından bir, büyükşehir olan illerde büyükşehir belediye başkanlığı, diğer illerde mücavir alan sınırları içerisinde il belediye başkanlığı, mücavir alan sınırları dışında ise il özel idare temsilcilerinden bir ve üniversitelerin ilgili bölümlerinden bir üye olmak üzere toplam üç üye,

– Plânlama ve/veya toprak koruma konularında ulusal ölçekte faaliyette bulunan sivil toplum kuruluşlarından birinin ildeki temsilcisi, TOBB veya Türkiye Ziraat Odaları Birliği temsilcisi, TMMOB İl Koordinasyon Kurulu veya Ziraat Mühendisleri Odası temsilcisi olmak üzere vali tarafından belirlenecek sivil toplum kuruluşlarından toplam üç üye, olmak üzere, toplam dokuz kişiden oluşacaktır. 

Bu sayı özel kanunlarla korunan alan, DSİ alanı ya da tarım reformu bölgesi gibi gündemler olduğunda, o konularla sınırlı olmak üzere ilgili kuruluş temsilcisi katılımıyla artabilir. Kanunda kesin belirlenmiş dokuz sayısının artması veya eksilmesi hukuken mümkün değildir. Vali dâhil hiç kimse bu sayıyı değiştiremez. 

Kanunda, Kurula girecek olan sivil toplum kuruluşunun, “Türkiye genelinde planlama ve/veya toprak koruma konularında ulusal ölçekte faaliyette bulunan, ildeki sivil toplum örgütlerinden” olarak tanımlanması, TEMA Vakfı’nı işaret etmektedir. Dolayısıyla, TEMA Vakfı İl Temsilcileri veya gönüllüleri kurullarda TEMA’yı temsil edebilmektedirler.

Toprak Koruma Kurullarının görevleri, özetle:

  • Arazi kullanımını gerektiren tüm faaliyetlerde; “arazinin korunması, geliştirilmesi ve verimli kullanılması sürecinin incelenmesi, izlenmesi, denetlenmesi, ortaya çıkan olumsuzlukların belirlenmesi,
  • Toprak korumayı ve bu alandaki sorunları gidermeyi sağlayacak önlemlerin alınması ve bunların uygulanması için görüş oluşturulması,
  • Arazi kullanan tüm girişimlerin, yani tarım ve tarım dışı kullanım süreçlerinin, yerel plan ve projeler doğrultusunda yönlendirilmesi ve sürecin izlenmesi,
  • Yerel ölçekte toprak koruma önlemlerinin yerine getirilmesinin izlenmesi, değerlendirerek çözüm önerilmesi, toprak koruma ve arazi kullanım planlarını gözeterek yerel ölçekte yıllık iş programları için görüş oluşturulması ve uygulamanın izlenmesi,
  • Konuyla ilgili ülkesel, bölgesel ve yerel ölçekli planlar arası uyumun denetlenmesi.

Kanunun kurullara verdiği en önemli görevlerden biri de, tarım arazilerinin amaç dışı kullanımında, kurulların uygun görmesi koşulunun bulunmasıdır. Yani, kurulca uygun görülmemiş hiçbir tarım arazisi amacı dışında kullanılamaz. Ancak, TEMA Vakfı temsilcilerine rağmen, çoğu zaman Kurullarda oy çokluğu ile tarım dışı amaçla kullanım talepleri uygun görülmektedir. Bu gibi durumlarda, TEMA Vakfı öncelik belirleme stratejisine göre konuyu değerlendirilerek, gerekli görülürse, Kurul kararını onaylayan “Bakanlık / Valilik Olur”larının iptali için hukuki süreç başlatılır. Dava açma süresini başlatmak için, Valilikten ilgili Bakanlık Oluru yazı ile talep edilir, cevap yazısının ulaştığı tarihten itibaren 60 gün içerisinde dava açılabilir.

Önemli Bilgiler:

  • TEMA Vakfı asıl ve yedek üyelerinin Kurullarda yer alması takip edilmeli
  • Mazeret bildirmeden üç kere üst üste Kurul toplantılarına katılmamak Kuruldan çıkartılma sebebidir.
  • Mevzuata aykırı Kurul oluşumları TEMA Vakfı Genel Merkeze bildirilmeli
  • Toplantı öncesinde gündem ile ilgili bilgilerin paylaşılmaması durumunda karar defterine şerh düşülmeli.
  • Toplantı esnasında yeterli bilgi verilmediği düşünülürse; bu durum karar defterine şerh düşülmeli,
  • Alternatif alan araştırması talep edilmeli, 
  • Büyük arazilerin yerinde görülmesi talep edilmeli,
  • Etüt raporları olmadan karar alınmamasına dikkat edilmeli,
  • Arazilere yönelik plan kararları değerlendirilmeli,
  • Talep edilen arazi büyüklüğü değerlendirilmeli, 
  • Üstün Kamu Yararı değerlendirmesi yapılmalı,
  • Bu taleplerin reddedilmesi durumunda karar defterine şerh düşülmeli ve Genel Merkeze bilgi verilmeli
  • Alınan kararların uygulaması takip edilmeli (cezalar, eski haline döndürülmesi, toprak koruma projelerinin uygulanması)
  • İl düzeyinde tarım arazileri sınıfları ve arazi yetenek sınıflarının belirlenmesi talep edilebilir
  • Etüt raporlarında dikkat edilecek noktalar:

o   Arazi sınıfı (sulu, mutlak, özel ürün, marjinal vb)

o   Mutlak sulu ve kuru, özel ürün ve dikili (marjinal olmayan, tarımsal bütünlüğü koruyan) tarım arazileri ile talepler reddedilebilir,

o   Toprak derinliği

o   Erozyon ve taşlılık

o   Eğim

o   Konum 

o   Su kullanım durumu

o   Halihazırdaki kullanım durumu  

o   Büyüklük

2017 ve 2018’de Resmi Gazete’de yayımlanan Bakanlar Kurulu kararları ile büyük ova koruma alanları belirlenerek ilan edildi. 5403 sayılı Toprak Koruma ve Arazi Kullanım Kanunu’nun 14. Maddesi gereği belirlenen büyük ova koruma alanları, hem verimi yüksek hem de yapılaşma vb tehdit altında olan ovalardır. Aşağıdaki Resmi Gazete bağlantılarından ilinizde büyük ova koruma alanı olup olmadığını belirleyebilirsiniz. Bu alanlardaki amaç dışı kullanım talepleri de Toprak Koruma Kurullarında değerlendirilmekte olup alanların amacı doğrultusunda kullanılmasını sağlamak son derece önemlidir. Toprak Koruma Kurulu gündemine bu konu ile ilgili madde yer alması durumunda TEMA Vakfı Genel Merkezi’nden destek talep edebilirsiniz. Ayrıca Tarım ve Orman Bakanlığı’nın aşağıdaki portalından vatandaş kullanıcısı oluşturarak büyük ovalar hakkında bilgi edinebilirsiniz:

http://tad.tarim.gov.tr/TadPortal/  

Sizlerden Destek Beklediğimiz Konular: 

  • Toprak Koruma Kurullarının gündemlerinin ve kararlarının Genel Merkezle düzenli olarak paylaşılması
  • Toprak Koruma Kurulu kararlarının Netsuit TKK modülüne girilmesi
  • Toprak Koruma Kurullarında TEMA Vakfını temsil eden gönüllülerimiz ile iletişim halinde olunması 

Kent konseyleri, 5393 sayılı Belediye Kanunu ve 26313 sayılı Kent Konseyi Yönetmeliği’ne dayanarak kurulmuş yapılardır. Kuruluş amaçları; “kent yaşamında, kent vizyonunun ve hemşerilik bilincinin geliştirilmesi, kentin hak ve hukukunun korunması, sürdürülebilir kalkınma, çevreye duyarlılık, sosyal yardımlaşma ve dayanışma, saydamlık, hesap sorma ve hesap verme, katılım, yönetişim ve yerinden yönetim ilkelerini hayata geçirmektir”. Merkezi yönetimin, yerel yönetimin, kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşlarının ve sivil toplumun ortaklık anlayışıyla, hemşerilik hukuku çerçevesinde buluştuğu; kentin kalkınma önceliklerinin, sorunlarının, vizyonlarının sürdürülebilir kalkınma ilkeleri temelinde belirlendiği, tartışıldığı, çözümlerin geliştirildiği ortak aklın ve uzmanlaşmanın esas olduğu demokratik yapılar ile yönetişim mekanizmalarını ifade eder.

Kent Konseylerine Katılım

Kent konseyi; merkezi yönetimi, yerel yönetimi, kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşlarını ve sivil toplumu ortaklık anlayışı ile buluşturmak üzere aşağıda belirtilen kişi, kurum ve kuruluş temsilcilerden oluşur:

  • Mahallin en büyük mülki idare amiri veya temsilcisi,
  • Belediye başkanı veya temsilcisi,
  • Sayısı 10’u geçmemek üzere illerde valiler, ilçelerde kaymakamlar tarafından belirlenecek kamu kurum ve kuruluşların temsilcileri,
  • Mahalle sayısı yirmiye kadar olan belediyelerde bütün mahalle muhtarları, diğer belediyelerde belediye başkanının çağrısı üzerine toplanan mahalle muhtarlarının toplam muhtar sayısının yüzde 30’unu geçmemek ve en az 20’den az olmamak üzere kendi aralarından seçecekleri temsilcileri,
  • Belediye teşkilatını kurmuş olan siyasi partilerin temsilcileri,
  • Üniversitelerden ikiden fazla olmamak üzere en az bir temsilci, üniversite sayısının birden fazla olması durumunda her üniversiteden birer temsilci,
  • Kamu Kurumu niteliğindeki meslek kuruluşlarının, sendikaların, noterlerin, baroların ve ilgili dernekler ile vakıf temsilcileri,
  • Kent konseyince kurulan meclis ve çalışma gruplarının birer temsilcisi.

Kent Konseylerinin Görevleri

  • Yerel düzeyde demokratik katılımın yaygınlaştırılmasını, hemşerilik hukuku ve ortam yaşam bilincinin geliştirilmesini, çok ortaklı ve çok aktörlü yönetişim anlayışının benimsenmesini sağlamak,
  • Sürdürülebilir Gelişmenin sağlanması ve bu konuda ortaya çıkan sorunların çözümüne yönelik planların hazırlanması ve uygulanmasını sağlamak,
  • Kente ilişkin temel stratejiler ve faaliyet planlarının belirlenmesinde, uygulama ve izleme süreçlerinde tüm kenti kapsayan ortak bir aklın oluşturulmasında katkıda bulunmak,
  • Yerellik ilkesi çerçevesinde katılımcıların, demokrasiyi ve uzlaşma kültürünü geliştirmek,
  • Kentin kimliğine ilişkin tarihi, kültürel, doğal vb. değerlere sahip çıkmak ve geliştirmek,
  • Kent kaynaklarının etkili, verimli ve adil kullanımına katkıda bulunmak,
  • Sürdürülebilir kalkınma anlayışına dayalı kentin yaşam kalitesini geliştiren, çevreye duyarlı ve yoksulluğu giderici programları desteklemek,
  • Sivil toplumun gelişmesine ve kurumsallaşmasına katkıda bulunmak,
  • Çocukların, gençlerin, kadınların ve engellilerin toplumsal yaşamdaki etkinliklerini arttırmak ve yerel karar alma mekanizmalarında aktif rol almalarını sağlamak,
  • Kent yönetiminde saydamlık, katılım, hesap verebilirlik, öngörülebilirlik ilkelerinin uygulanmasına katkıda bulunmak,
  • Kent konseyinde oluşturulan görüşleri değerlendirilmek üzere ilgili belediyeye gönderilmesini sağlamaktır.

Yerel yönetim mekanizmalarına aktif olarak katılımın sağlanması, planlanan ve yürütülen projeler hakkında bilgi sahibi olmak ve TEMA Vakfı olarak sesimizi duyurmak açısından son derece önemlidir.

Çevre düzeni planları, 2872 sayılı Çevre Kanunu, 3194 sayılı İmar Kanunu, Mekânsal Planlar Yapım Yönetmeliği gereğince, varsa bölge planına göre yapılan, sanayi, konut, turizm vb. farklı arazi kullanımları için yer seçimi ve eşgüdüm sağlayan, doğal, kültürel ve tarihi değerlerin korunması ve geliştirilmesini sağlayan, alt ölçekli planlar için yönlendirici ve bağlayıcı olan üst ölçekli fiziki planlardır.

Çevre düzeni planlarını yapma yetkisi, 644 sayılı Kanun Hükmünde Kararname ile Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’na verilmiştir. Bakanlık tarafından onaylanan planlar, Mekânsal Planlama Genel Müdürlüğü’nün internet sitesinden duyurulur: https://mpgm.csb.gov.tr/ 

Ayrıca planlar, ilgili illerin il çevre ve şehircilik müdürlüklerinde de 30 gün süre ile askıya çıkartılır. Bu süre içerisinde, planın tümüne veya belirli bir kısmına gerekçeleri ile birlikte bireyler, kuruluşlar itiraz edebilir. İtiraz dilekçeleri doğrudan Mekânsal Planlama Genel Müdürlüğü’ne gönderilebileceği gibi, Mekânsal Planlama Genel Müdürlüğü’ne iletilmek üzere ilgili il çevre ve şehircilik müdürlüğüne de teslim edilebilir. Planlar, durağan belgeler olmayıp, tadilat (plan bütününü etkilemeden, belirli bir kısmının değiştirilmesi) veya revizyon (plan bütününün değiştirilmesi) yapılabilir ve bunlar da aynı onay ve askı süreçlerine tabidir.

Üst ölçekli fiziki plan olan çevre düzeni planlarının takip edilmesi, tarım ve orman arazileri ile meralar, doğa koruma alanlarının korunması ve alt ölçekli planlarda bu alanlara zarar verebilecek kararların alınmaması açısından son derece önemlidir.

Hangi bölgelerde ÇDP davalarımızın olduğunu öğrenmek için: https://www.tema.org.tr/calismalarimiz/savunuculuk-ve-cevre-politikalari/davalarimiz 

TEMA Vakfı olarak 1997 yılından itibaren, tarım arazilerinin amaç dışı kullanımı, mera alanlarının amaç dışı tahsisi, çimento fabrikaları, termik santraller, 3. Köprü vb. çevresel tahribatı yüksek faaliyet ve projeler, çevre düzeni planları, orman alanları, 2B alanları ve doğa koruma alanları ile ilgili olarak oluşan hukuka aykırılıklara ilişkin davalar açılmakta veya açılan davalara müdahil olunmaktadır. 

1997 yılından bugüne kadar değerlendirmeye alınan toplam 283 adet idari davanın 161’i lehe sonuçlanmıştır, 404’ü ise devam etmektedir.

Davalarımızla ilgili detaylı bilgi için: https://www.tema.org.tr/calismalarimiz/savunuculuk-ve-cevre-politikalari/davalarimiz